Bozkırkurdu bizi kaybolmamaya çağırıyor. Kitabı bitirdiğimde kafamdaki ses böyle diyordu bana. Herman Hesse'in en çok bilinen ve sevilen kitaplarından biri olan Bozkırkurdu, neden daha önce okumadım diye hayıflandığım kitaplar listesine zirveden giriş yaptı. Neyse ki sonunda kendisini okuma şerefine eriştim de bu durumdan kurtulmuş oldum.
Hesse ile ilk tanışmam, Siddharta ile olmuştu. Orada "birey"in kendini arayış sürecini, dünyevi şeylerden hem arınmakta hem de yeri gelince onlara sahip olmakta anlatan yazar, aslında bireyin kendi içinde yaşadığı şiddetli bir çatışmayı da olduğu gibi gözler önüne seriyordu. Tabiki yazarın kendisinin de hayranı olduğu doğu felsefesine vurgular yaparak.
Bozkırkurdunda bu çatışma daha yoğun bir şekilde kendisini hissettiriyor. Gerçek ve kurgu birbirine öyle iç içe geçiyor ki, kahramanımız Harry kendini ararken, bizde kendi algımızdaki gerçekliği aramaya sürükleniyoruz. Tam bu esnada Harry'nin eline geçen "Bozkırkurdu Üzerine Bir İnceleme başlıklı yazı (hatta altında yalnızca kaçıklar için diye de not düşülmüş) bizim gerçekliğimizi bambaşka yerlere götürüyor. O andan itibaren, Harry'nin hayatını sahneleyen tiyatro oyununda en önden biletinizi almış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Harry üzerine siz okuyucu olarak henüz değer yargılarınızı belirtmeden, Harry'yi anlatan metin ondan çok sizid şok ediyor. Çünkü ilginç olan Harry bunu biz okuyuculardan daha soğukkanlılıkla karşılıyor. O bu metnin üstünü kapamak yerine onu ciddiye alıyor. Belki de çatışma ve arayış işte tam da burada başlıyor. Hesse'in inanılmaz hayal gücü ve kurgusuyla, sadece kahramanımızın zihnindeki hesaplaşmaya tanık olmakla kalmıyor, arada düşüncelerimize de yoğunlaşıp bu hesaplaşmalardan kendimize de pay biçiyoruz.
Kısa bir alıntı yapmak gerekirse; Hermine, Harry ile konuşmalarında ona yaşama ilişkin şöyle diyor:
“Yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara, ve özverilere hazırdın. Ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir”. (Hesse, Bozkırkurdu)
İşte bu alıntı, yazının başında bahsettiğim şeyi hissettirdi bana. Bir nevi uyan diyordu Hesse, romanındaki neredeyse her karakterin Harry’ye dediği gibi. Hesse, hem Harry’ye uyan diyordu hem de onun aracılığı ile bizlere. Kusursuz Don kişotluktan vazgeç çünkü yaşam senden bunu beklemiyor. Bu noktada bir adım daha ileri giderek, Hesse’in toplumsal eleştiri yaptığını da söyleyebiliriz. Aslında Harry yabancılaşmayı en derinlerine kadar hisseden bireydir. Harry’nin çevresindekiler ona toplumsal düzeni göstermekte, Harry’nin kendisi ise bu düzen ve kendi istekleri arasında bocalamaktadır. Herkesin kendi işine gereği kadar baktığı bu dünyada! Toplum ne daha fazlasını beklemektedir sizden ne de daha azını. Yapılması gerekeni yapıp vardiyanızı doldurun yeter. Hesse’in eleştirdiği şey tam da bu bana göre.
Bozkırkurdu’nun dünyası her an her şeyin olabileceği fantastik bir dünya. Hesse bu dünyada düşsel bir gezinti vaat ediyor bizlere. Hem onu hem kendinizi sorgulayacağınız bir seyahate davet ediyor bizleri. Burada bize düşen Bozkırkurdu’nun bu yolculuğunda ona eşlik etmek. O yüzden daha fazla söz söylemeden, bende size bu keyif verici okumanın tadına varmayı öneriyorum. Okumalı.
0 yorum:
Yorum Gönder